Keyfimin Kahyaları
Keyfimin Kahyaları
Bu podcast, ‘senin derdin, bizim derdimiz’ diyen bir uyandırma servisidir. Bi başına altından kalkamadığın konuları bize Instagram’dan ulaştır, derdine derman olalım. Zamanla göreceksin ki konular senin, sorunlar hepimizin. Keyfinin Kahyaları, Yasemin Yapanar ve Tolga Erman’dan sevgiyle...
Bu podcast, ‘senin derdin, bizim derdimiz’ diyen bir uyandırma servisidir. Bi başına altından kalkamadığın konuları bize Instagram’dan ulaştır, derdine derman olalım. Zamanla göreceksin ki konular senin, sorunlar hepimizin. Keyfinin Kahyaları, Yasemin Yapanar ve Tolga Erman’dan sevgiyle...
209 Baba-Kız İlişkileri
Bölümler
O benim kralım, bende onun küçük prensesiyim. İdeal baba-kız ilişkisiyle gerçekler ne kadar tutuyor? Eksik kalanları ve bu ilişkinin gerçek yüzünü mercek altına alıyoruz.
Geldi geçti derken hala her şey onu hatırlatıyor diyorsanız, kendimize sormamız ve cevabıyla yüzleşmemiz gereken tüm sorular bölümde. Belki de tüm sır bizdedir.
Annelik gerçekten kutsal mı? Acaba bu sözleri hangi anneler için söylüyoruz?
Tüm bölümlerin efendisi Hayat. Ona dair konuştuğumuz, günler süren sohbetlerin ardından aslında hayatın ne olduğunu ve doğru yaşamanın yollarını konuşuyoruz.
Bize iyi gelen şeylere ne kadar da hasretiz? Bakalım ruhumuzu beslemek için neler yapmalıyız?
Hiç söylemedik dersek yalan olur. Ama renkler çeşit çeşit, beyazlar pembeler havada uçuşurken aslında yalanlarımızla kendimize mi yalan söylüyoruz yoksa yalan bu oyunun bir parçası mı?
Hayat oyununda kuralları çiğneyenlerin haksız üstünlüğü olduğu söylense de, aslında işin sırrı kötü veya iyi insan olmakta saklı değil.
5.Sezonu bu bölümle kapatıyoruz, dostlar. Eylül ayında, yeni bölümlerle yeniden kavuşmak üzere! Keyfinizin Kahyaları, farkındalıklı ve neşeli yazlar diler..
Hayal kırıklığının en ağır ifadelerinden biri, ağızdan çıkan "nankör" kelimesi olsa gerek. Özellikle sevdiklerimizden duyduğumuzda canımızı yakan bu sıfat, acaba gizli bir ajanda barındırıyor mu?
Dünyanın en eski ve kanlı muharebesi. Müttefik olması beklenen tarafların amansız mücadelesinde ortadaki ödül; bir adam. Bakalım bu savaşı yönetmek ve bitirmek ne kadar mümkün?
Çıkarcı olmanın ayıplandığı bi dünyada, gerçekte bunun bir hayatta kalma mekanizması olduğunu düşünmek bizi kabullenişe getirebilir.
Ne yaparsak yapalım içimizde susmayan eleştirel bir ses var. Yaptığımızı beğenmeyen, tenkit eden ama bunu yaparken bizi paralize eden bu ses aslında bir yardım çığlığı olabilir mi? Kendi sesimizi, bu gürültünün içinde tekrar bulmanın yollarını konuşuyoruz.
Kaos, karışıklık ve düzensizliğin tanımı. Peki bu tekinsiz kavram nasıl oluyor da, bazen bizi heyecanlandıran hatta besleyen bir olguya dönüşüyor? Bakalım kaosu hayrımıza kullanmak mümkün müymüş?
Doğduk ve büyüdük. Şimdi ebeveynlik sırası bizde diyenlerdenseniz, bize yıllarını vermiş ailemizle sağlıklı paylaşımın en verimli yollarını tartışıyoruz.
Herkesin gözünde bir başkadır değerimiz. Ama bizim gerçekte sahip olduğumuz kıymetin hep görülmesini isteriz. Peki bunu yaparken kendimizi değersizleştiriyor olabilir miyiz?
Hepimizin peşinde olduğu ve değerli hissetmenin ilk şartı olan ilgi, bizi hangi noktada hayata bağlıyor? Varlığı mutluluk verse de mutluluğumuzu tehdit ediyor olabilir mi?
Bazen eleştirilsek de hayal kurmaktan kendimizi alamıyoruz. Elimizde hiçbir dayanak yokken içimizi ısıtan hayallerimiz, gerçek kılavuzumuz olabilir mi?
"Ben senin iyiliğin için söylüyorum" sözünü duyduğumuzda, bu bize uzatılan bir yardım eli olabilir mi yoksa sadece koyun postunda bir kurtla mı karşı karşıyayız?
''Çok çizersem, sıkça söylersem, duvarlara çizersem istediğim olacaktır'' diyorsan bize kulak ver. Acaba gözden kaçırdığımız ve istediklerimizi bize sunabilecek başka bir sır olabilir mi?
Hassas bir o kadar sezgileri güçlü olan kadınlar.. Dünyayı parmaklarında çevirecek güce sahipken acaba birbirlerinin ve özellikle kendilerinin önünde duran bir engele mi dönüşüyorlar?
Adalet ve hakkaniyetin bekçisi olan bizler acaba kendimize karşı dürüst ve adil miyiz? Yoksa adalet ve eşitlik güzel bir rüyadan mı ibaret?
Bir yastıkta kocama garantili bu kurumun temelleri ve bazen onu kökünden sallayan tehditleri konuşuyoruz. Bakalım insanları boşanma noktasına taşıyan faktörler nelermiş?
Anneler ve kızları.. Aradaki sevgi baki olsa da bir yandan kavga dövüşle geçen kopmaz bir bağ var gibi. Bakalım bu acı tatlı dinamiğin ve kronik problemlerin kökünde ne olabilirmiş?
Cahit Sıtkı Tarancı'nın sözleriyle yolun yarısı ama aslında gerçek yolculuğumuzun henüz bebeklik günleri. Hayatın bize verdiği dersleri ve bunu görmeyen bizlerin akibetini konuşuyoruz.
Hep dik ve ayaktayız. Bir şeyleri istemenin dayanılmaz ağırlığı ve yük olma hissi. Bu sohbetimizde bizi kapana sıkıştıran ve yardıma kapalı hale getiren bu duygunun derinlerine iniyoruz.
Geçmişe baktığımızda ''keşkeler''le dolu anılarımız bizi geri dönmeye ve bir şeyi farklı yapmaya çağırsa da artık çok geç. Yaptığı ve yapmadıklarından bin pişman bizlerin aslında konuyu tamamen yanlış anlamış olabileceğimiz konuşuyoruz..
Neden hala rüyalarımızda ve herkeste onu görüyoruz? Neden hala, kopamadık yoksa bu bağ bizi besliyor mu?
Acılı anların ilacı dostlar ve avuntular. Nasıl sunulmalı ve teselli nasıl alınmalı? Hayatı kolaylaştıran reçetelerde bugün, teselli günü.
''Ben artık oldum'' derken, ayağımızın takıldığı her taşta yeniden anlıyoruz henüz gidecek çok yol olduğunu. Bizi doğru zannettiğimiz yolda yanlışın tam ortasına düşüren bu kibirli hali konuşuyoruz.
Yetemiyoruz, her zaman aklımızda daha iyi ve daha fazlası olmak var. Acaba bu çılgın yarıştan çıkmak ve yeterli olmak mümkün mü?
Bazen unutuyoruz hangi zaferin peşinde koştuğumuzu. Sonuç almak için çıktığımız yollarda haklı olmak adına ilişkilerimizi ve emeklerimizi ateşe veriyoruz.
Geçmişi düşündüğümüz o anları sanki tekrar yaşıyoruz. Yanlızca bugünü yaşamak mümkünken hüzün dolu bu anlara neden ihtiyaç duyarız?
Her şey bir drama, koca koca problemler.. Herbir şeyi kafamda büyütüyorum diyorsan, bunun dinamikleri ve çözümleriyle dolu bir bölüme hoş geldin.
Nedense her zaman gülmemiz ve mutlu olmamız bekleniyor bizden. Uyum sağlamak adına taktığımız maskeleri ve buna bizi mecbur bırakan toplulukları konuştuk.
Evet hayat çok hızlı akıyor, rekabet, yapılacaklar.. Yavaş kalmak mümkün değil gibi. Ama hızlı olmakla acelecilik birbirine karıştığında gerçek cehennemin kapıları açılıyor. Bakalım ne yapmalıymışız?
Atamızı andığımız bu özel günde ona ve hatırasına, tarihten bağımsız bir gözle bakmak ve ilham almak istedik. Hayatın dilinden Atatürk'ü konuşuyoruz.
Günahların ve ayıpların efendisi yalan sandığımız kadar kötü mü? Yoksa yalan söylememek adına daha büyük hatalar yapıyor olabilir miyiz?
En ufak sorunda bile yakılan ağıtlar ve tüm bunlardan yorgun kulaklar. Sonsuz serzeniş ve mağduriyetimizi sergilediğimiz bu anlara, bakalım neden ihtiyaç duyuyoruz?
Her şeyi bilmek ve haberdar olmak istiyoruz. İşe yarar yaramaz, her konudaki bu merakımızın sebebi nedir?
Kalabalıkları hayal edince, boğazımız düğüm düğüm oluyor, ellerimiz titriyorsa çare iç dünyamızda.
Biten gidenlerin ardından, içimizde kalan acı anılara rağmen hayatımıza nasıl devam ederiz?
Alçak gönüllülük tek başına dev bir erdem fakat bakalım biz buna hazır mıyız? Hazır olunmadan yapıldığında bizi kör eden bu hali konuşuyoruz.
Mecbur olduklarımızdan yaşamaya zaman kalmıyor sanki. Acaba gerçekten bu kadarına mecbur muyuz yoksa sadece kendimizi mi kandırıyoruz?
"Mağduriyet peşimi bırakmıyor. Sanki herkes ve her şey bana düşman" diyorsan, bu zehirli uyuşukluğa kendini kaptırmış olabilirsin. Bu maskenin arkasındaki sırları konuşmaya bekleniyorsun..
Heves ve heyecan dolu bir sezonun daha sonuna geldik. Yolumuz uzun, Eylül ayında görüşene kadar sorularınız bizim rehberimiz olacak. Dinlemediğiniz, izlemediğiniz veya tekrar dinlemek istediğiniz her bölümümüzde, yaz boyunca sizlerleyiz. :]
Herkes bizi sevebilir ama acaba bunu yapmalarının esas sebebi, kendimizden verdiklerimiz olabilir mi? En önemlisi onları memnun etmeye çabalamadığımız zaman bile bizi sevecek insanları bulabilir miyiz?
Modern insanın sanki taşa yazılı kanunu, duyarlı olmak.. Peki, bu kadar kişisel bir duygu, nasıl oluyor da bir insanlık kriterine dönüşebiliyor?
Kendine inanmak her şeyin anahtarı. Bu inancı edinmek bu kadar zorken bir gün bizi terk ederse veya hiç tanışmadıysak hayatımız ne hale gelirdi?
Yıllarca süren eğitim hayatı ve hayatımıza yön veren, saatlerle sınırlı mahşer anları sınavlar. Bu kadar çalışmış ve emek harcamışken acaba doğru bir açıdan yaklaşmayarak kendimizi sabote ediyor olabilir miyiz?